Bir tartışmanın tam ortasında birdenbire susmuşluğumuz vardır hepimizin. Kelimeler boğazımıza takılır, ya söyleyecek bir şey bulamayız ya da bulduğumuz şeyi söylemeye cesaretimiz yetmez. Bazen de tam tersine, sustuğumuzu bilerek susarız; sözün bittiği yerde bu sessizliği dolaylı bir iletişim biçimi olarak kullanmak isteriz. Sessizlik, ilişkilerimizde sandığımızdan çok daha fazla şey anlatır. Bu yazıda, tartışırken neden sustuğumuza, bu suskunluğun ilişkilerimize neler yaptığına ve söylenmeyen sözleri yeniden nasıl konuşmaya dönüştürebileceğimize birlikte, acele etmeden bakacağız.
Çoğumuz sessizliği bir “yokluk” gibi düşünürüz; sözün olmadığı, boş bir an gibi. Oysa bir tartışma sırasında araya giren sessizlik hiç de boş değildir. İçi doludur, hatta bazen sözlerden bile ağırdır. Karşımızdaki susunca kalbimiz sıkışır, biz susunca odanın havası değişir. O anda tam olarak ne olduğunu çoğu zaman ikimiz de bilemeyiz.
İşte bu yüzden sessizliği anlamaya çalışmak, aslında ilişkimizi anlamaya çalışmaktır. Sustuğumuz yerlerde saklı olan şeyleri fark ettikçe, birbirimizi de daha net görürüz. Bu ilk bölümde, herkesin tanıdığı o sahneyle başlıyoruz ki, susmanın neden tek bir şey olmadığını rahatça konuşabilelim.
Konu uzar, sesler yavaş yavaş yükselir ve sonra biri susar. Belki biz susarızdır, belki karşımızdaki. O andan itibaren odada bambaşka bir gerginlik dolaşmaya başlar. Söylenmeyen her şey, sanki havada asılı kalır ve ikimiz de o ağırlığı hissederiz.
Bu sahne bize hep tanıdık gelir çünkü aslında hepimizin başından geçmiştir. Kimi zaman o sessizliğin ardından barışırız, kimi zaman aramız günlerce açık kalır. Farkı yaratan şeyin çoğu zaman susmanın kendisi değil, o susmanın arkasındaki niyet olduğunu göreceğiz.
Sustuğumuz her an birbirine benzemez. Bazen kendimizi korumak için susarız, bazen düşünmek için, bazen de karşımızdakine sitem etmek için. Dışarıdan bakıldığında hepsi aynı sessizliğe benzese de, içeride yaşananlar bambaşkadır.
Bu yüzden susmayı tek bir kalıba sokmak bize haksızlık olur. Sessizliğin türlerini ayırt edebildiğimizde, hem kendimize hem de karşımızdakine daha anlayışlı davranabiliriz. Şimdi tam da bu sebeple, sustuğumuzda aslında ne söylediğimize daha yakından bakalım.
Sessizlik hiçbir zaman gerçekten sessiz değildir; her susmanın kendine göre bir dili vardır. Kimi susmamız “artık dayanamıyorum” der, kimi “biraz zamana ihtiyacım var” anlamına gelir. Bu dili çözmeye başladığımızda, tartışmalarımızın nereye gittiğini de daha iyi anlarız.
Kendimizi tanımanın en güzel yollarından biri, sustuğumuz anları merak etmektir. “Neden şu an konuşmak istemiyorum?” diye kendimize sorduğumuzda, çoğu zaman altından hiç beklemediğimiz duygular çıkar. Gelin bu bölümde, susmanın en sık karşılaştığımız hallerini birlikte tanıyalım.
Bazen konuşmak, kendimizi savunmasız bırakmak gibi gelir. İncinmekten korktuğumuz, yanlış anlaşılmaktan çekindiğimiz ya da söyleyeceğimiz şeyin bir işe yaramayacağını düşündüğümüz anlarda içimize kapanırız. Bu susma, bir tür kalkandır aslında; bizi daha fazla yaralanmaktan koruduğunu sandığımız bir kalkan.
Ne var ki bu kalkan çoğu zaman ilişkimizin arasına da girer. Kendimizi korurken farkında olmadan karşımızdakini dışarıda bırakırız. Bunu fark etmek, “susmak beni koruyor ama bizi uzaklaştırıyor mu?” diye sormak, aslında çok değerli bir başlangıçtır.
İtiraf edelim ki susmayı bazen bir mesaj olarak da kullanırız. Kırıldığımızda ya da öfkelendiğimizde konuşmayı keseriz. Psikolojide ‘duvar örme’ ya da ‘sessizlikle cezalandırma’ denilen bu tutumla, sözcükler yerine soğukluğu tercih ederiz; çünkü bir yanımız karşı tarafın bu boşluğu hissetmesini ve bir bedel ödemesini ister.
Anlaşılır bir tepki olsa da, bu tür bir sessizlik ilişkiye pek iyi gelmez. Karşımızdaki çoğu zaman ne yaptığını tam bilemez, sadece bir mesafenin arttığını hisseder. Böylece çözülmesi gereken mesele büyür, aramızdaki köprü ise incelir; bunu birazdan daha detaylı konuşacağız.
Her susma bir kaçış ya da ceza değildir; bazen sadece nefes almaya ihtiyacımız vardır. Duygularımız tavan yaptığında zihnimizi ve bedenimizi yatıştırmak için kendimize verdiğimiz sağlıklı bir moladır bu. Aslında kendimize ve ilişkiye iyi gelmek isteyen bir duraklamadır.
Önemli olan, bu ihtiyacı karşımızdakine hissettirebilmektir. “Şu an biraz duraklamaya ihtiyacım var, sonra devam edelim” diyebildiğimizde, sessizliğimiz bir kapı kapatma değil, geçici bir mola halini alır. İhtiyaçtan doğan bu susmayı diğerlerinden ayırmak, ilişkimizin dilini zenginleştirir.
Dışarıdan bakıldığında hepsi aynı görünen sessizliklerin, içeride çok farklı hikâyeleri olduğunu gördük. Aynı suskunluk, korunma da olabilir, sitem de, dinlenme de. Bu yüzden karşımızdaki sustuğunda hemen bir sonuca varmak yerine, merak etmek çok daha kıymetlidir.
Kendi sessizliğimizi de aynı merakla karşılamaya değer. Niyetimizi fark ettikçe, susmamızı daha bilinçli seçebilir, gerektiğinde de bu sessizliğin nereye gittiğini yönlendirebiliriz. Peki bu söylenmeyen sözler, ilişkimizde nasıl bir iz bırakıyor? Şimdi tam da oraya bakalım.
Söylemediğimiz her şey bir yere gider; kaybolmaz, sadece görünmez olur. Zamanla bu söylenmemiş sözler ilişkimizin bir köşesinde birikir ve farkında olmadan aramızdaki havayı değiştirir. Susmanın bedelini çoğu zaman hemen değil, sonradan öderiz.
Bunu konuşmak biraz cesaret ister, çünkü sessizliğin bize neye mal olduğunu görmek her zaman kolay değildir. Yine de bu bedeli tanımak, ilişkimizi korumanın önemli bir parçasıdır. Bu bölümde, söylenmeyen sözlerin bıraktığı izleri şefkatle inceleyeceğiz.
Biz sustuğumuzda, karşımızdaki o belirsiz boşluğu kendi düşünceleriyle doldurur. Zihni hemen en kötü senaryoları yazmaya ve ‘zihin okumaya’ başlar: ‘Acaba bana mı kızgın?’, ‘Yoksa artık umursamıyor mu?’ gibi sorular çoğalır.
İşte bu yüzden sessizlik, çoğu zaman yanlış anlaşılmaların en verimli toprağıdır. Söylemediğimiz için değil, söylemediğimiz şeyi karşımızdaki tahmin etmek zorunda kaldığı için mesele büyür. Bunu bilmek, sustuğumuz anlarda biraz daha dikkatli olmamıza yardımcı olur.
Konuşulmayan her mesele, gerçekten geçip gitmez; sadece bir kenarda bekler. Bugün susarak geçiştirdiğimiz bir kırgınlık, yarın çok daha küçük bir tartışmada aniden karşımıza çıkabilir. Biriken bu yükler, zamanla en basit konuşmaları bile ağırlaştırır.
Oysa bir meseleyi zamanında konuşabilmek, onu hafifletmenin en güzel yoludur. Sustukça büyüyen şeyler, konuştukça küçülme eğilimindedir. Bu yüzden çözülmemiş meseleleri biriktirmek yerine, onlara nazikçe alan açmak ilişkimize nefes aldırır.
Sessizlik uzadıkça, aramıza fark ettirmeden bir mesafe yerleşir. Önce küçük bir soğukluk gibi başlar, ardından bir tarafın üstelediği, diğerinin geri çekildiği yorucu bir kısırdöngüye dönüşür. Bir noktadan sonra susmak, konuşmaktan daha kolay gelmeye başlar ki asıl tehlikeli olan da budur.
Bu mesafeyi erken fark edebilirsek, henüz köprü sağlamken onarabiliriz. İyi haber şu: bu mesafe kaçınılmaz değildir ve çoğu zaman geri dönüşü de vardır. Peki her susma böyle uzaklaştırır mı, yoksa bazı sessizlikler iyi de gelir mi? Bir sonraki bölümde bunu ayırt etmeye çalışacağız.
Her susmayı kötü ilan etmek de haksızlık olur, çünkü bazı sessizlikler gerçekten şifalıdır. Kızgınken söylenen sözlerin verdiği zararı, zamanında yapılmış bir duraklama önleyebilir. Mesele susmak değil, sustuğumuz sessizliğin bizi birbirimize mi yaklaştırdığı yoksa uzaklaştırdığı mıdır.
Bu ayrımı yapabilmek, ilişkimizde çok işe yarar. Aynı susmanın bir kaçış mı yoksa sağlıklı bir mola mı olduğunu anlayabildiğimizde, daha isabetli seçimler yaparız. Gelin sağlıklı susmayla kaçışı birbirinden nasıl ayıracağımıza birlikte bakalım.
Sağlıklı bir susma, genellikle bir niyetle gelir: “Şu an sakinleşeyim, sonra konuşalım.” Bu tür bir sessizlikte, konuşmaya bir gün geri döneceğimizi ikimiz de biliriz. Susarız ama bağı koparmayız; sadece ona nefes aldırırız.
Bu susmanın en güzel yanı, karşımızdakini dışarıda bırakmamasıdır. Molaya çıktığımızı söylediğimizde, o da bu sürecin bir parçası olur. Böylece sessizlik bir kaçış değil, birlikte alınmış bir nefes halini alır.
Kaçış olan susma ise genellikle sessizce kapıyı kapatır. Konuyu tamamen ertelemek, “nasılsa konuşsak da bir şey değişmez” diye vazgeçmek ya da karşımızdakini belirsizlik içinde bırakmak bu susmanın işaretleridir. Burada amaç dinlenmek değil, meseleden büsbütün uzaklaşmaktır.
Bu tür bir sessizliği tanımak bizi suçlu hissettirmek için değil, fark etmemiz için önemlidir. Kaçtığımızı görebildiğimizde, o kapıyı yeniden aralama şansımız da olur. Kendimize şefkatle “acaba şu an konuşmaktan mı kaçıyorum?” diye sorabilmek, başlı başına bir olgunluktur.
En basit ayrım şu soruda gizli: “Bu susma bizi bir yere yaklaştırıyor mu, uzaklaştırıyor mu?” Sağlıklı susma bir devamın habercisidir, kaçış ise bir kopuşun. Niyetimizi ve o sessizliğin nereye gittiğini merak ettiğimizde, cevap çoğu zaman kendiliğinden gelir.
Elbette her zaman net olmayabilir ve bu da gayet doğaldır. Önemli olan, susarken bir yandan da dürüst olabilmektir. Bu dürüstlük bize yol gösterdikten sonra, sıra sessizlikten yeniden kelimelere dönmeye gelir; şimdi de onu konuşalım.
Susmak bazen kolaydır ama asıl mesele, o sessizlikten yeniden konuşmaya dönebilmektir. Uzun bir suskunluğun ardından ilk sözü söylemek gözümüzde büyüyebilir; nereden başlayacağımızı bilemeyebiliriz. Oysa bu dönüşün de kendine göre nazik yolları vardır.
Güzel olan şu ki, kelimelere dönmek için mükemmel cümleler kurmamıza gerek yoktur. Çoğu zaman samimi bir “konuşabilir miyiz?” bile buzları eritmeye yeter. Bu son bölümde, sessizliği birlikte yeniden bir konuşmaya dönüştürmenin yollarını paylaşacağız.
Konuşmaya dönmek için de bir zamanlama vardır. Duygular hâlâ çok yoğunken açılan bir konu, çoğu zaman yeni bir tartışmaya dönüşür. Biraz sakinleşmeyi, ortamın yumuşamasını beklemek, söyleyeceklerimizin daha iyi duyulmasını sağlar.
Bu anı sezmek zamanla gelişen bir duyarlılıktır. Karşımızdakinin de hazır olup olmadığına dikkat ettiğimizde, doğru zamanı birlikte yakalarız. Acele etmemek, çoğu zaman en şefkatli seçimdir.
Konuşmaya dönerken karşı tarafı suçlamak yerine, odağı kendi duygumuza getirmek (Ben Dili kullanmak) bize çok yardımcı olur. ‘Sen hep susuyorsun’ demek yerine kendi hissimizi anlatıp ‘O sessizlik anında kendimi yalnız hissettim, seninle yeniden bağ kurmak istiyorum, seni özledim’ demek, karşımızdakini savunmaya geçirmeden kalbine dokunur ve kapılar çok daha kolay açılır.
Bazen sadece niyetimizi söylemek bile yeter: “Aramızın açık kalmasını istemiyorum, konuşalım mı?” Bu tür cümleler, karşımızdakine güvenli bir alan sunar. İncelikli bir davet, çoğu zaman en güzel karşılığı bulur.
Bazen susan biz olmayız, karşımızdaki olur. O anda üstelemek yerine ona alan tanımak, çoğu zaman en iyisidir. “Hazır olduğunda buradayım” demek, hem sabrımızı hem de sevgimizi gösterir.
Onun sessizliğini hemen üzerimize alınmamak, doğrudan kişisel bir saldırı gibi okumamak da bize iyi gelir. Belki de yaşanan durum bizimle ilgili değildir; sadece onun kendi içinde sakinleşmeye ihtiyacı vardır.
En güzeli, sessizlik konusunda önceden bir anlayışa varabilmektir. “Bunaldığımızda biraz mola verelim ama küsüp kaybolmayalım, sonra mutlaka konuşalım” gibi ortak bir söz, ilişkimizi çok rahatlatır. Böylece susmak, artık korkulacak bir şey olmaktan çıkar.
Bu anlaşma bir kural değil, birbirimize verdiğimiz bir söz gibidir. Sessizliği düşman olarak değil, zaman zaman ikimizin de ihtiyaç duyduğu bir mola olarak görmeye başlarız. İşte o zaman susmak da konuşmak da ilişkimizin doğal bir parçası haline gelir.
Sessizlik, ilişkilerimizin ne düşmanıdır ne de kurtarıcısı; her şey onu nasıl kullandığımıza bağlıdır. Bazen kendimizi korumak için, bazen sitem etmek için, bazen de sadece nefes almak için susarız. Bu niyetleri tanıdıkça, hem kendimize hem de birbirimize daha anlayışlı davranırız.
Belki de asıl mesele, sessizlikten büsbütün kaçınmak değil, onu birlikte anlamayı öğrenmektir. Susmayı bir mola olarak kullanmayı, konuşmaya ise nazikçe geri dönmeyi öğrendiğimizde, sessizlik bizi ayıran değil, birbirimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olan bir şeye dönüşür. Sonuçta iyi bir ilişki, hem güzel konuşabildiğimiz hem de gerektiğinde huzurla susabildiğimiz bir ilişkidir.